Kızılay Anıları


    Evden çıkıp otobüs durağına yürüyerek başlıyordu günlerim; çoğu zaman sırtımda kendimden ağır bir çanta taşıyor olurdum. Koltukları tabaklanmış deriyle karışık yorgunluk kokardı O302 model otobüslerin. Kışları o buğulu camlardan dışarıyı izlemenin tuhaf bir keyfi vardı. Bilmem soğuktan mı, yoksa içinde bulunan elli kadar yolcunun nefesinden mi oluşurdu o buhar. Her ne sebeple olursa olsun, mistik bir hava katıyordu otobüslere. Güvenpark' a varmak üzere çıktığımız yolculukta Ankara' nın bir türlü dolmak bilmeyen çukurlarına gire çıka bir şekilde ulaşırdık Kızılay' a.

    ÖSS derdine günde en az bir kez giderdik dershaneye. Okuldan sonra çekilmezdi gerçi ama olsun, hayatımızın küçük bir rengiydi sınav. Test kitaplarından koleksiyonlarımız vardı. Zaten Kızılay' a da koleksiyonlarımıza yeni malzemeler eklemeye iniyorduk. Bunun için belli başlı mekanlarımız vardı -Hala varlardır gerçi ben Kızılay' a inmeyeli epey oldu-. Bunlardan birincisi ve en popüleri Zafer Çarşısı idi. İkincisi ve daha popüler olduğunu düşündüğüm ise, Dost Kitabevi' dir. Karanfil Sokak' ın Yüksel Caddesi ile buluştuğu noktada bulunur Dost.

    Bir kitapçıdan ziyade, bir randevulaşma yeriydi Dost Kitabevi' nin önü. Birisiyle buluşmak için bekleşenlerin arasında kaybolurduk bazı zamanlar. Sonraları Dost' un önü çok sıkışıp da yine de başka buluşacak yer aklımıza gelmediğinde, bir yer keşfetmiştim: Tam Dost' un karşısında, bir apartmanın giriş merdivenlerinde oturup beklemeyi keşfetmiştim. Orası hem gölge, hem de Dost' a nazaran daha sessizdi. Neden bilmem ama Karanfil sadece bir buluşma mekanıydı. Sonradan Karanfil' in bir üst sokağı olan Konur' a geçerdik.

    Konur Sokak, Ankara' nın tam ortasında bulunan ve her Ankaralının bilmesi gereken bir efsaneydi. Sokağın kaldırımları, üzerinden günde bini aşkın kişinin geçmesine alışmış gibi kırık ve eskiydi. İşte bu sokağın bir başını tutmuştu Murat Abi. Ne zaman görsek, 3-5 kuruş isterdi bizden. O topladıklarıyla kalacağı otelin bir gecesini daha kurtarmak niyetindeydi. Her zaman elinde bir bira kutusu görürdük. Anlaşılan o ki, otelinin bir gecelik ücreti tamamlanmış ve biraz da para artmıştı. Gündüz vakti nadiren içerdi; ama sürekli sarhoş gibi bakardı etrafına. Alkolden kül rengine dönmüş yüzü, dünyanın en güzel renk tonu gibi gelirdi bana onun babacan tavırları sayesinde...

    Murat Abi' nin aşağısında, sürekli müşterisi olduğumuz, her dershane çıkışında mutlaka bir çay ve sigara içmezsek olmaz olan Ezgi Çay Evi vardı. Gerçi hala var, ama eskiden olduğu kadar sıcak ve samimi gelmedi bana. Eskiden daha salaş ama daha samimi; son halinde ise bir o kadar jantilik özentisi bir mekana dönüşmüştü. O özlediğim eski günlerimde, Seyfi Abi oranın başgarsonuydu. Seyfi Abi' siz bir Ezgi düşünülemez benim gözümde. Bir o beni karşılardı Ezgi' de "Naber lan manyak?" diyerek. Manyaklığı içime sindirdiğimden midir, yoksa Seyfi Abi manyak lafını çok sempatik söylediğinden midir bilmiyorum, hiç içerlemezdim bana böyle seslenmesine. "İyidir Abi, senden naber?" deyip sonrasında altı çay söylerdik dershane kadrosuyla.

    Bir de uyduruk müzisyenliğimiz vardı o zamanlar. Az mı stüdyo yapmıştık o yıllarda? Toplanıp Ezgi' de buluşup, ardından da stüdyonun yolunu tutardık. Bir saat kadar stüdyoda bağırıp çağırıp, haftanın yorgunluğunu atmaya çalışırdık. Bir nebze olsun atabildiğimizde ise, Ezgi' nin tam karşısında bulunan Nedjima' da soğuk birer bira içerdik, rock- metal karışık müzik eşliğinde... Oradan hiç ayrılmak istemezdim bazen, sanki yıllar sonra başıma gelecekleri bilir gibi. Ama her şeyin bir sonu vardı ve mecburen Güvenpark' a doğru yol alırdık evlerimize dağılmak üzere.

  Hepimiz dertsiz tasasızdık, çocuklukla erişkinliğin arasında olan ergenlik döneminde. Hayat daha yaşanılası gelirdi bize, çünkü hayat ağırlığını koymamıştı henüz omuzlarımıza. Gerçek ve saf mutlulardandık o dönemde. Yaşamak, hiç bitmemesini istediğimiz bir oyundu belki de.

    O an orada benimle birlikte bulunan arkadaşlarımı bilemem ama, ben çok özlüyorum o günleri...


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar