Kayıtlar

Haziran, 2024 tarihine ait yayınlar gösteriliyor
     Yeryüzünde, günümüze kadar 124.000 kişiyi görevlendirmiş tanrı, insanlar adam olsun diyerek. Bu 124000 kişiden sadece üç tanesi tutmuş. Dönemlerindeki karmaşaları engellemek ve insan ırkını tek bir türe indirgeme istekleriyle, zihinlerinde yarattıkları bir tanrı imajını kullanarak vahiy adını verdikleri yazılar kaleme almışlar. Bu yazdıkları metinlerde genel olarak, ‘iyi biri olursanız ödüllendirilirsiniz, kötü biri olursanız cezalandırılırsınız’ görüşü yaygınlaştırılmıştır. Canlılar, bilmedikleri ve görmedikleri şeylerden korkarlar; bu her canlının genlerinde vardır. Ama korkudan beslenen iyi olma dürtüsü aslında sadece bir illüzyondur      Birinin iyi olması ödül ya da cezayla sağlanamaz; sadece bireyin yetiştirilme biçimiyle sağlanır. Kimilerine göre din hala geçerli bir sistemdir, bunu geri kalmış –veya bırakılmış- toplumlarda daha net görebiliriz. Din olgusu, benim gözümde çocukken dinlediğimiz korku hikayelerinin yetişkinlere uyarlanmış versiyonu...
       Bu dünyada geçirdiğimiz zaman üzerine düşünecek çok vaktim  oldu. Yaşamak neydi ki? Belki de sadece doğumdan sonra ölümü beklediğimiz sıradan bir oyun. Kimilerine hayat hep güler, kimilerine ise bin bir türlü oyun eder. İnsan varlığının kökenini sorgularken, zaman geçtikçe hayat anlamını kaybeder. Sorgulamaktan çekinenler ise, bu anlamsızlık batağında yok olup gider. Hoş, neticede günün birinde hepimiz yok olup terkedeceğiz bu diyarı. Ama hayatın tadını çıkarmak varken, hayatın binlerce oyunundan bir kaçına birden maruz kalınca, derin düşüncelere dalıyor insan. Günün birinde yitip gideceğini düşünenlerde doludur tımarhaneler...      Bütün büyük filozoflar bu hayata bir anlam yükleyebilmek için akıllarını kaybetmişlerdir, sırf sonradan gelecek olanlara daha güzel ve mutlu bir dünya bırakmak adına. Belki de gelişine yaşamaktır en doğru olan. Fazla düşünmenin varacağı tek yer ruh ve sinir hastalıkları hastanesidir. Düşünüyor olmak, sadece insa...
       Aşk özünde canlılrın türlerini devam ettirmek için, canlıların genlerine işlemiş, hayatın üzerlerinde  oynadığı bir oyunlar bütünüdür. Kimyasal bir durumdur en basitinden. Biriyle birbirini tutan enerjidir. Aşk sayesinde bu dünyada bir yere sahibiz ve  doğru kişiyi bulduğumuzda türümüzün devamını sağlamak durumundayız. Eğer atalatımız böyle bir duygudan yoksun olsaydı , biz asla var olmayacaktık.      Aslında güzel bir histir, ya da bedenlerde oluşan kimyasal reaksiyonlar sebebiyle biz öyle hissederiz.  Yaşadığımız hayat için, bu hissi tatmayan birinini bir parçası eksik görürüz. En az ekmek kadar, su kadar elzem bir ihtiyaçtır. Yokluğunu hissetmeyiz belki ama, o kişiyle karşılaştığımız anda yokluğunun kişiye acı verdiğini anlarız.       Aşk acısı tabir ettiğimiz şey, bazen çok güzel şeylerin doğumuna sebep olur. Bir şekilde karşı tarafa kur yapma zorunluluğu çekeriz. İşte bu zorunluluk, yeryüzüne sanat de...
 Ölüme Özlem      Kimbilir ne kadar mutludur, bir dönem yerin üstünde yaşayıp şimdi yerin altında dinlenenler. Yaşamları acı ve sefalet içinde geçip da bu oyunu tamamlamış olanlar. Hayat denilen bu oyun er ya da geç herkes için bir nihayete erecektir.       Yer altına inmiş insanların en özendiğim tarafı ise, bir daha hiç bir şey için üzülmeyecek, hiç bir şey hissedemeyecek oluşlarıdır. Artık ruhları özgürlüklerine kavuşmuştur beden hapishanesinden. İnsanların ölümden korkmasının asıl nedeni, benimsedikleri bedende hapsolmaya alışmış olmalarındandır.      Bu hapishanede her tür acı yaşanır; gerek ruhsal, gerek fiziksel... Ama bu acılara katlanmak uğruna kimse düşünmez beden hapishanesinden firar etmeyi; onun yerine mahsun mahsun çekerler cezalarını, ve nihayetinde beraat edecekleri günü beklerler.      Kuzu kuzu o günü beklemektense, o güne kendileri gidenler en cesur ve de en asi insanlardır gözümde; zaman zaman kend...
  Mutsuzluk      Köken olarak Göktürkçe bir kelimedir mut ve anlam olarak kendini iyi veya kötü hissetme durumunu açıklama anlamına  gelmektedir. Osmanlı’dan kalan arapça ve farsça kelimelerin arasından sıyrılıp günümüze kadar gelebilmiş sayılı Türkçe kelimeden biridir.      Mutsuzluk, mut noksanlığıdır aslında bir bakıma. Benim bu yazıyı yazma sebebim, mut eksikliğimin çok yüksek bir noktada olmasıdır.      Çok geniş bir konudur özünde mutsuzluk, kişiden kişiye çeşitlilik gösterir her zaman. Kimi yaşayıp pişman olduklarından, kimi yaşayamadıklarından, kimi istediğini yapıp hala bir şeylerin eksikliğini hissettiğinden, kimi her şeyi isterken istediği hiç bir şeye erişemediğinden... Liste öylece uzar gider. Şüphesiz ki en acı veren mutsuzluk, bir konuda kesin başarılı olacağınızı bildiğiniz halde, elde olmayan nedenlerden ötürü o konunun yanından bile geçememenizden kaynaklanr; tıpkı benim gibi. Bir tanı, hayatımın gidişatını...
     Akşamın ilerleyen saatlerinde alt sokakta yankılanır ‘’Boozaaaa’ sesleri. Soğuk kış gecelerinde, bu sesi duymak bile ısıtır insanın içini bir nebze. Akşamı geceye bağlayan saatlerde duyulur en çok bu ses. Bir litre boza satmak uğruna, sokakları arşınlar gecenin eksili hava sıcaklıklarında. Çoğunlukla dayanıklaşmıştır soğuğa her gece çıkmaktan. Hiçbir zaman kısılmaz sesleri o soğukta; her daim iki sokak aşağıdan duyulur sesleri.      Hiçbir izni, hastalanma hakkı, güvencesi yoktur bozacının. Her akşam ‘İnşallah bu akşam da evime ekmeğimi götürebilirim’ diye düşünmektedir.       Kimbilir ne gibi zorluklar uğruna katlanmaktadır bu karlı havalara. Belki evinde ateşler içinde yatan evladı ilaç beklemektedir, belki de kira ödemesinin son günüdür ertesi gün. Her ne sebeple olursa olsun, gecenin ayazında elindeki bakracı boşaltmış biçimde evine döndüğünde, az da olsa huzur bulmuş biçimde girecektir yatağına.      Soğuk kış gü...
  Orta Doğu ülkelerinde genel bir kanı vardır: ‘Erkekler ağlamaz’. Aslında bu coğrafyada bulunan insanların sağlıksız ruh hallerinin temelinde bu cümle yatar, çünkü gözyaşı insanın ruhunu arındırır, temizler ve ruhu düzene sokar. Bir nevi antidepresandır yani gözyaşı. Ağlayabilen insanlar; en katıksız, en saf şekilde yaşar mutluluğu. Bu yazıyı gözyaşlarını kaybetmiş biri olarak yazıyorum. En acıklı şeyleri yapmaya çalışırım ağlayabilmek için, ama gözümden akan iki damla yaşın sebebi duygular değil, sigaramın gözüme kaçan dumanıdır. Gözyaşlarım beni terketti ve onlarla birlikte ruhum da benliğimden kopup gitti ne yazık ki. Artık televizyonlarda gördüğümüz zombilerle aramdaki tek fark, etimin henüz çürümemiş olması. Bitirirken büyük usta Yılmaz Erdoğan’ın 'Otogargara' isimli oyunundan bir alıntı yapmak geldi içimden: ‘Adam gibi hüzünlerdir adam eden adamı. Ağlamasını bilmeyenin, kahkahasından da bir bok olmaz.’
 Buhran Yıllardır yaşar gibiyim bir buhranın içinde. Hiç beceremedim ne ölmeyi, ne de yaşamayı bir karadeliğin içinde. Hangi dala tutunmaya çalışsam hep elimde kaldı. Gün dolduruyorum bu hayatta; nedensiz, amaçsız, tepetaklak... Yaşadıklarım, günden güne alıp götürdü hislerimi.Gözlerimin önün- den yaşamımın akıp  gittiğini gördükçe, tutunmaya çalıştım yıllar önce kaybettiğim, artık var olmayan gözyaşlarıma. Ruhum acılar içinde kıvranırken, bedenim sudan çıkmış balık misali tutunmaya çalışıyor hayata... Bir umut ışığı olsa, son bir gayret dik durmaya yeltenirim. 
 Yitik Yıllar      Ne klasik bir cümledir ‘Şimdiki aklım olsa...’ Herkesin geçmişinde hoşnuut olmadığı  hatıraları vardır illa ki. Bunların büyük çoğunluğu, kişinin engel olabilecekken, çeşitli sebeplerle engel olamayışından ileri gelir. Kişi yeterli olgunluğa, hayat tecrübesine, en önemlisi de durumunu değerlendirecek bilgi birikimine ulaştığında, ‘Şimdiki aklım olsa’ cümlesini kuracaktır. O zamana kadar ise, içi içini kemirip durur.     Benim yiten yıllarıma gelecek olrsak, o cümleyi hiç bir zaman kurmadım. Belki istedim ama kuramadım, çünkü benim yiten yıllarım, geçmişte yaşadığım bir akılsızlıktan dolayı değil; tamamıyla tanrının benimle oynadığı oyundan dolayıdır.  Kimbilir, belki hala hayatta olmamın ve bu satırları yazıyor oluşumun sebebi bu oyundur. Bir şekilde beni hayatın dışına itti ve yaşananları, beden hapishanemden doğru, uzaktan izlemeye mahkum etti. Bundan dolayı ona kızmalı mıydım yoksa minnettar mı kalmalıydım, bilemiyorum. Tek b...
                                                                                     Kızılay Anıları      Evden çıkıp otobüs durağına yürüyerek başlıyordu günlerim; çoğu zaman sırtımda kendimden ağır bir çanta taşıyor olurdum. Koltukları tabaklanmış deriyle karışık yorgunluk kokardı O302 model otobüslerin. Kışları o buğulu camlardan dışarıyı izlemenin tuhaf bir keyfi vardı. Bilmem soğuktan mı, yoksa içinde bulunan elli kadar yolcunun nefesinden mi oluşurdu o buhar. Her ne sebeple olursa olsun, mistik bir hava katıyordu otobüslere. Güvenpark' a varmak üzere çıktığımız yolculukta Ankara' nın bir türlü dolmak bilmeyen çukurlarına gire çıka bir şekilde ulaşırdık Kızılay' a.      ÖSS derdine günde en az bir kez ...
 The Teşhis      O zamana kadar kendimi dertsiz, tasasız, işinde gücünde bir genç olarak bilirdim. Hayat doluydum. Pek -Hatta hiç- bir şeyi takmaz, geleceğe umutla bakardım. Neredeyse her günüm dışarıda geçerdi. Gerek ÖSS illeti, gerek arkadaşlarla takılma derkeni günler birbirini kovalıyordu.      Derken yıllardan 2009 oldu . 2009' un ilk aylarında, bir sahneye çıkma deneyimi yaşayacaktık arkadaşlarla. Bir tane besteyle sahne şovu yapılamazdı haliyle. Üstüne, dengem de zaten iyiden iyiye bozulmaya başlamıştı -gerçi ben farkında değildim o ayrı mesele-. Sahne hayatımız da öylece başlamadan bitmişti. O dönem çok da umursamamıştım, neticede o yıl ikinci defa sınava girecektim ve haliyle müzik hayatımın ikinci planında kalmıştı.      Haziran' da sınav işini hallettikten sonra, iki ay daha eğlenceliydi sanki hayatım. Derken Ağustos ayı geldi çattı. Hayatımdaki en kötü Ağustos diyebilirim. Çünkü grup kurup da müziğin içine girmeme sebep olan ...
 Kimim Ben?     1990 yılının Ekim ayında arz-ı endam etmiş bir homo sapiens'im. Hayatın birçoğumuz gibi bana da oyunlar kurduğundan habersiz, öylece yaşayıp gidiyordum. Etrafımdaki herkes -anlam veremediğim şekilde- çevremde pervane oluyordu. 6-7 yaşlarında Devlet Opera ve Balesi'nde çocuk korosuna girdim. O yaşlarda sahne tozu zehri içe çekilince, tuhaf bir bağımlılık yapıyor. Işıklar, alkışlar vb. bir ömür sürsün isteniyor; ama hayatın planları çerçevesinde hiçbir şey insanın istekleri doğrultusunda olmayabiliyor.       Öyle böyle hayatıma devam ederken, 1999 yılı Şubat tatili sırasında başıma çok tuhaf bir olay gelmişti. Bilgisayarın başında umarsız çocukluğumda oyun oynarken, birden sol bacağım anlamsız biçimde kasılıp, bilgisayar masasının altına yapıştı. Biraz zorlanarak da olsa arkamda gazete okuyan babama 'Bıbıa gell!' diye seslenebilmiştim. Beni masanın altından çıkarıp kucaklayıp, kanepenin üzerine bıraktı. Kanepede sudan çıkmış balık misali ...